----GRUPLARIMIZDAN SON HABERLER----
Orta Oyunu
Orta Oyunu eski bir Türk eğlencesi. Osmanlı devrinde, oyuncuları yazılı bir metine bağlı kalmadan, nüktelere ağırlık vererek, seyirciye bir öğüt veya ders vermek maksadıyla verilen temsil.
Orta Oyunu hakkında ansiklopedik bilgi
Orta Oyunu eski bir Türk eğlencesi. Osmanlı devrinde, oyuncuları yazılı bir metine bağlı kalmadan, nüktelere ağırlık vererek, seyirciye bir öğüt veya ders vermek maksadıyla verilen temsil.
Orta oyununun isminin nereden geldiği hakkında üç kabûl vardır: Bunlardan ilki; yeniçeri ortalarına bağlı oyun takımları temsil verirlerdi. Bu oyunlara“orta oyunu” ismi verildi. İkincisi Japonya ve Portekiz’de “Auto” ismi verilen taklit, kukla ve hokkabazlık gibi oyunları, oralardan gelen Yahûdîler, memleketimizde de icrâ ettiler ve auto ismi zamanla orta hâline geldi. Üçüncü olarak da İtalyanların Commedia dell’arte’ı için kullanılan “Arte oyunu”, söylene söylene zamanla, orta oyunu şeklini aldı.
Orta oyununun kaynağı hakkında çeşitli düşünceler vardır. Bunlardan ilki, Karagöz’ün canlı şahıslar tarafından oynanan şekli olduğudur. İkincisi ise kol oyunlarından çıktığı düşüncesidir. Bunlar; 1) Yeniçeri ortalarına bağlı oyun takımlarının askeri eğlendirmek için verdikleri temsiller, 2) Esnaf oyunları, 3) Taklitçi tâbir edilen şahısların, konusu günlük olaylarla ilgili olan; konaklarda veya halka verdikleri temsiller, 4) Köylerde oynanan “meydan oyunu”. Orta oyununun ilk defâ ne zaman oynandığı konusunda kesin bir mâlumât olmamakla berâber, Hâfız İlyas Efendinin Târih-i Enderûn’unda 1819’dan evvel buna benzer bir oyun olmadığı yazılıdır.
Geleneksel Türk Tiyatrosu'nun adıdır. Kökü Orta Asya'ya kadar uzanır. Ancak bir tiyatro türü olarak asıl gelişmesini 15. yüzyıldan sonra göstermiştir. Orta oyunu dekorsuz, metinsiz, suflörsüz bir tiyatro şeklidir. Sahne, seyircilerin orta kısmında yer alan boş bir alandır. Metne dayanmamakla beraber orta oyunu'nun çatısı, temsilden önce ana hatlarıyla tespit edilir.
Oyuncular tespit edilen bu ana hatlara göre oyunculuk kabiliyetlerini kullanarak, tuluatla temsili yürütürler. Oyunu sürükleyen baş oyuncuya «Pişekar» denir. Bu ağır başlı efendiden bir tiptir. Oyunu Pişe-kar başlatır, karşısına oyunun komiği olan «Kavuklu» çıkar. Kavuklu da açık yürekli, ancak anlayışı kıt, saf bir kişidir.
Orta oyunu'nun en önemli bölümleri Pişekar ile Kavuklu'nun karşılıklı konuşmaları şeklinde geçer. Bunların dışında memleketin değişik yörelerine ait karakterler oyunda sırasıyla yer alırlar. Bunlar «Karadenizli, Akdenizli, Doğulu» ve benzeri tipler olabileceği gibi, «Rum, Yahudi, Arnavut, saraylı», «serhoş», «külhanbey» ve benzeri tipler de olabilir. Orta oyunu'nda ayrıca kadınlar da yer alır. Oyunda rol alan kadınlara «Zenne» denir. Ancak bu zenneler kadın kılığına girmiş erkeklerdir.
Orta oyunu, güldürücü sözlere ve nüktelere dayanan bir oyundur. En belirgin özelliği tiyatronun esasını teşkil eden taklide dayanması ve tiyatrodaki dekor, suflör, ışık ve benzeri yardımcı unsurların hiçbirini kullanmamasıdır. Orta oyunu'nda olaylar çok değişik mekanlarda geçebilir, Sanatçı bu mekanları bir kaç adım olduğu yerden hareket ederek ve sözle belirtir.
Örnek:
Yazılı bir metne dayanmayan orta oyunu değişik konularda temsil edilir. Konularına göre isimlendirmek gerekirse:
1 — örf ve adetlere dayanan temsiller: Sünnet, Hamam yb. 2 — Tenkide dayanan temsiller: Mandıra, Çivi baskını vb. 3 — Halk hikayelerine dayanan temsiller: Tahir ile Zühre, Ferhad ile Şirin vb. 4 — Günlük olaylara dayanan temsiller; Kağıthane Safası, Pazarcılar vb.
..................................................................................................
Orta Oyunu: Tiyatro gibi çetin konular, bilimsel bir yöntemle incelenmez, felsefe anlayışı ile de kavranmazsa, çalışma yöntemi görenek çıkmazına saplanır. Bunun da sonu sanatın, sanatçının ölümüdür! Bu yazıları görenekçi aktörlerin, felsefesiz rejisörlerin alay etmelerine meydan vermek için yazmıyorum. Üniversite bilgisi taşıyan, felsefe sezgisi olan düşünürler arayıcılar, yaratıcılar için yazıyorum. Bir din, bir dil, bir teknik sorunu olduğu gibi bir de tiyatro sorunu vardır. Bu güne kadar da karanlıktan aydınlığa çıkamamıştır.
Ben küçük yaşımdan beri tiyatro ile yakından ilgilenir dururum. Pek genç iken İstanbul'da Cihangir'deki evimizin alt katındaki odada kendime göre bir sahne yapmış, bu sahnede türlü oyunları tek başıma, çocukça oynamaya savaşmıştım. Ayrıca, yine bu odada kendi elimle kurduğum perdede, kendi elimle çizdiğim, boyadığım, kesip zeytin yağında yağladığım karagözleri mum ışığında oynatmıştım. Pedagoji, psikoloji, estetik merakı beni oyun yazarlığına, tiyatro felsefesine, "öz tiyatro" adını verdiğim tiyatro tezine kadar ulaştırmıştır. İşte bu ilgi ile bundan çeyrek yüzyıl önce yazdığım tezi yıllarca önce Yeni Adam'da yayınladıktan sonra Tiyatro adlı bir kitabımda da açıklamıştım. Bütün bu denemeler, araştırmalar sonunda tiyatro psikolojisi, tiyatro estetiği üzerine elde ettim. Bu kanılarımı burada da açıklamak isterim.
Orta oyunu her şeyden önce ortada oynanan bir oyun, meydan oyunudur. Orta oyunu'nda bulacağınız bütün özellikler, gösterit özellikleri bu ortanın olurluklarından doğma özelliklerdir. Şimdi şu soruyu soralım;
Orta oyunu niçin ortada oynanır da başka yerde oynanmaz? Başka yerde oynanan oyun niçin orta oyunu olmaz?
Bunun nedenini Orta oyunu'nun doğuşunda aramak doğrudur. Bence orta oyunu geleneksel Türk halk tiyatrosunun, "öz tiyatro" adını verdiğim geleneksel Türk tiyatro anlayışının özel, özgün bir türüdür. Orta oyunu'nun bir tiyatro kolu olarak değerini anlayabilmek için önce "tiyatro nedir" sorusuna doğru olarak karşılık vermeliyiz. Tiyatro deyince insanın aklına ilk gelenlerden biri sahnedir. Sahne nedir? sahne tiyatronun kendisi, özü müdür, yoksa takıntılarından biri midir? Sahne gidince tiyatro sanatı da birlikte gider mi? Sahnesiz tiyatro oynanmaz mı?
Önce Batı'nın yamuk bir düşüncesi, tiyatroyu eklektik, karma anlayışı üzerinde duralım. Batı'daki birtakım tiyatro düşünürlerine göre tiyatro sanatı diye kendi başına buyruk bir sanat yoktur. Tiyatro edebiyat, müzik, resim, dekor, mimarlık sanatlarından oluşma karma bir sanattır. Bu anlayışa göre, tiyatronun gelişmeleri, kendine varlık veren bu sanatların gelişmelerine bağlıdır. Bu anlayışa göre tiyatro, bu gibi sanatların yalnız bir toplanma, uygulanma alanıdır. Bu düşünce çok yanlıştır. Çünkü hiç bir katması olmayan, yalnız kendisi olan, kendisi olarak yaşayan tiyatro türleri vardır. Bizim köy sohbet oyunları, orta oyunu, Türk kuklası olan el kuklası, karagöz, meddah gibi. Bunlar yabancı sanatlardan yardım dilenmeyerek yüzyıllarca yaşamışlar, yine de yaşamaktadırlar. Tiyatro gerçeğini kavramak, tiyatronun felsefesini yapmak isteyen düşünce adamlarının ödevi bu gibi yamuk anlayışlara dil uzatmak değil her şeyden önce bu güzel sanatın ne olduğunu doğru olarak anlamak, anlatmaktır. Bunun için tiyatro sözünün bize düşündürdüğü sahne, perde, dekor, oyun, suflör konuları üzerinde biraz duralım.
Tiyatro olan tiyatro olmayandan nasıl ayırmalı? Bunun için önce sezgimizle tiyatro olmadığını kestirdiğimiz takıntıları tiyatrodan atıp bakmalıyız, bu takıntılar atılınca ortada tiyatro diye bir varlık tekniği, varlık estetiği, kendine özgü bir varlık kalıyor mu kalmıyor mu? Böyle atıla atıla hiç atılamayacak, atılınca da tiyatroyu yok edecek olan bir öz kalıyor mu kalmıyor mu? Bu denemeyi yapmaya çalışalım. Tiyatro sözünün bize ilk hatırlatacağı takıntılar şunlardır: Sahne, perde, dekor, makyaj, kostüm, rejisör. Bunlardan sonra takıntı olup olmadığında duraklayabileceğimiz oyun yazarı gelir. Bir de tiyatronun özü olarak ele alabileceğimiz aktör ile onun aksiyonu gelir.
Sahne tiyatro sanatının özü değildir. Tiyatro sahnesiz de var olabilir. Sahne aktörlerin rahatça görülebilmesi için yapılması düşünülmüş olan bir kerevettir, başka bir şey değildir. Eski zaman Roma tiyatrolarında bugünkü sahneler yoktu. O tarihlerde oyunlar açık havada, meydanda oynanırdı. Bizim orta oyunlarımızla köy sohbet oyunlarımız da böyledir. Sahne varlığının tiyatro sanatı için zorunlu bir varlık olduğunu düşünen tiyatro ideologları vardır. Döner sahneler yapılması da bu zorunluluk anlayışından ileri gelmiştir. Böyle düşünenlerden biri bizim gazetelerimizden birinde yazdığı bir tiyatro yazısında sahnenin oyundaki olay çevresini canlandıracak gerekli bir varlık olduğunu ileri sürmüştür. Bence olay çevresini canlandırıp yaşatacak olan sahnedeki dekor değil, seyircinin hayal gücüdür. Onun için gösterit bakımından önemli olan sahne, sahneyi donatmak değil, seyircinin yaratıcı hayal gücüne seslenmesini bilmektir. Bu işin olurluğu da aktörün aksiyonlarındaki canlılığa bağlıdır. Bundan kırk yıl kadar önce İstanbul'da seyrettiğim bir Orta oyunu'nda Kavuklu rolü yapan Pîşekar Hamdi, Kavuklu Ali ile birlikte sandalla Beşiktaş'tan Üsküdar'a geçiyor. Ortada hiç bir şey yok. Hamdi yere oturuyor, Kavukluya gel diyor, kavuklu da gelip Hamdi'nin karşısına oturuyor. Hamdi kürekleri eline alır gibi kollarını yukarı kaldırıyor. Kürekleri eline almış gibi avuçlarını sıkıyor. Her seferinde de heh! heh! diye ses çıkarıyor. Kavuklu Ali'nin bu davranışı o kadar içinden gelme, o kadar olurlu idi ki benim gibi bütün seyirciler de bayağı sandalla gerçekten kürek çeken bir adamı görmüş gibi oluyorlardı. Sözün kısası, tiyatro sanatında gerçek bir aktörün yaratacağı çevreyi gerçeğin kendisi bile yaratamaz. Tiyatro sanatı göze söyleyen bir sanat değil, içe işleyen bir sanattır. Onu plastik sanatların bir kolu olduğuna inanıp da bir psikanaliz sanatı olduğunu anlamayanlar tiyatronun ne olduğunu anlamamış olanlardır.
Perde de tiyatronun kendisi, yardımcısı bile değildir. Perde aktör ile seyirciyi ayırmaktan başka bir işe yaramaz. Tarihte tiyatronun din töreni, kültür töreni, eğitim aracı olarak anlaşıldığı devirlerde perde yoktur. Perde tiyatronun bir eğlence sanatı, bir "oyun", bir gösteriş sanatı olarak anlaşıldığı devirlerde ortaya çıkmıştır. Perde tiyatrosunun naturalist anlayışından, pitoresk düşkünlüğünden, dekor tutkunluğundan doğma bir kalıntıdır.
Dekor da böyledir. Dekor düşüncesi ayıp kapatma, gizleme, aldatma düşüncesidir. dekor gözü aldatmak için, değersizleri değerlendirmek için yapılır. Tiyatro kendi kendine yetici bir sanat olarak anlaşılınca süslenmek istemez. Tiyatro göze değil, içe söyleyen bir sanattır. Tiyatronun dekora imrendiği devirler kendini soysuzlaştırdığı devirlerdir.
Sahne, perde, dekor için söylediğim sözler gibilerini kostüm ile makyaj için de söyleyebilirim. Bence ne kostüm ne de makyaj tiyatronun kendisi değildir. Othello kostümsüz makyajsız da oynanabilir. Böyle oynanınca da oyunluğundan hiç bir şey yitirmez. Elverir ki oynayanlar Othello'nun ne olduğunu, ne olmadığını iyice kavramış gerçek sanatçılar olsunlar.
Suflörün de tiyatronun kendisi olmadığı besbellidir. O yalnız bir oyun okuyucusudur. Acaba tiyatro dediğimiz varlık yalnız oyun varlığı mıdır? Benim buna vereceğim karşılık şudur; Oyun tiyatronun kendisidir. Ancak tiyatro yalnız oyun değildir, oyunun ötesidir. Bu ne demektir? Oyun, yazarının kafasında yaşayan bir eylem sürecidir. Oyun bu eylemin kendisi değil, projesi de değil, yalnız edebiyat taslağıdır. Tiyatro oyun ile, ya da yazılı olmayan, kafada yaşayan bir tasarı ile başlar. Bu tasarının eylem durumuna gelmesi için oyunu eylemleştirecek olan bir insan gerekir: Bu insan aktördür.
Rejisör nedir, niçin vardır? En yaygın bir anlayışa göre rejisör bir ustadan başka bir şey değildir. Tiyatro sanatında önderleri dağıtan, çalışacakları seçen, onlara sanatın yolunu gösteren bir ustadır. Rejisör budur. Rejisör böyle anlaşılınca, o yerine göre gerekli yerine göre de gereksiz olacaktır. Aktörün toy olduğu yerde rejisör gereklidir. Aktörün yetişkin olduğu yerde rejisör gerekli değildir.
Benim sahne, perde, dekor gibi tiyatro takıntıları için söylediklerimi bu konulara karşı duyduğum bir soy direncinin sonucu olarak anlayanlar olabilir. Bu anlayış doğru değildir. Öünkü ben bunlar olmasın, kullanılmasın demiyorum. Yalnız bunlar tiyatronun kendisi değildir, ancak takıntısı, en çok da yardımcılarıdır diyorum. Sahneye gelince, onu hiç istemiyorum. gerçi anfi biçiminde olmayan düz tabanlı tiyatro binalarında sahne aktörlerin seyirciler yönünden kolayca seyredilmesini sağlayan bir kerevet işini görmektedir. Ancak, sahnenin bu iyiliğini unutturacak bir kötülüğü vardır. Sahne oldukça aktörler, gövdelerini seyirciye çevirmek zorunda kalacaklardır, hiç bir zaman halk ortasında oynayan sanatçıların devinme olurluğunu elde edemeyeceklerdir.
Tiyatro denilen sanat nedir, ne değildir? Tiyatroyu tiyatro yapan ana varlık nedir? Bu soruyu bizlerden önce Batı tiyatro düşünürleri sormuşlar, kendilerine göre karşılıklarını da vermişlerdir. Ben 1941 de basılan Tiatro adlı kitabımda dünyaca tanınmış olan dört büyük tiyatro adamının bu konu ile ilgili olan düşüncelerini incelemiştim.(1) Bunlardan Meyerhold tiyatro sanatını halktan ayıran her şeyi yıkmak ister: Loca, kat, dekor gibi. Meyerhold'un tiyatrosu anfi biçimindedir. Üç parçadan meydana gelmedir. Aktörlerin soyunduğu, giyindiği yer, aktörlerin oynadığı yer, bu iki yeri birleştiren köprü. Meyerhold gösterilerine müzik de katıyor. Bu anlayışla Meyerhold eski natüralist, romantik tiyatro anlayışı yerine sürrealist anlayışı koymak isteyen bir adamdır.
Edward Gordon Graig'e göre tiyatro sanatı yasalarını edebiyat gibi, resim gibi kendinden başka olan sanatlardan almamalıdır. Tiyatro sanatı kendi başına buyruk, kendi yasalarına bağlı bir sanat olmalıdır. Edward Gordon Graig'e göre tiyatro sanatı oyun, mizansen, dans sanatı değil çicgi, renk, ritm sanatıdır. Tiyatro sanatının yaratıcısı rejisördür. George Pitoeff'e göre her oyunun gizli kalan bir gerçeği vardır. Yapılacak iş bu gerçeği bulup çıkarmaktır.
Bütün bu anlayışlar da George Pitoeff'inki de içinde olmak üzere, olmayan tuluatçılık dediğimiz tuluatçılıktır, doğuştancılıktır. Tiyaro devrimcileri akademik düşünürler gibi, tuluatçılara karşı antipati beslememekle birlikte, tuluatçılıkla bağdaşmış değildirler.
Rus tiyatroları başta olmak üzere, hemen bütün devrimciler temsilde aktörün tuluat yapmasına cevaz vermektedirler. Ancak, tuluata cevaz vermek onu yaratıcı olarak kabul etmek demek değildir. Bunlar birbirinden apayrı iki iki şey değil midir? Halbuki benim öz tiyatro anlayışımda tuluat yapmak yalnız bir cevaz, olabilirlik değil temeldir. Ben tiyatroda tuluat yapılabilir demiyorum, tuluat yapılmadıkça tiyatro olamaz diyorum. Birçok ilgililerin sanısınca, bu tuluatçılık bir paradokstan başka bir şey değildir. Bunlara karşılık vereceğim. Önce tuluat niçin gerekiyor, ona bakalım.
Tiyatro sanatında tuluatçılığı, doğuştancılığı zorunlu kılan psikolojik nedenler şunlardır; Oyun ne demektir? Oyun demek aktörün yapacağı eylemler, söyleyeceği sözler, canlandıracağı yaşama görüntüleri demektir. Oysa ki tiyatro sanatı anlamı ile her şey sanılan oyunda her şey yok, yalnız bazı şeyler vardır. Aktörün söyleyişi de yoktur, davranışı da yoktur. Oyunun bütün başarısı yalnız oyunun, isteklere değil, hem sanatçının sanat anlayışına bağlıdır. Oyun yazarı oyunun düşünücüsüdür. Aktör ise düşünenin düşündüğünü yaşatandır.
1. Bir söylevi önceden ezberleyip söylemek, böylelikle güzel bir söylev yaratmak kimsenin elinde değildir.
2. Oyun gösteritin kendisi değil, yalnız bir projesi, bir tasarısıdır. Oyunu oynuyan aktör eylemci değilse oyunu eylemleyemez.
3. İyi oyunlar hep iyi yazılan, kötü oyunlar da hep hep kötü yazılan oyunlar değildirler. Oyuncuların değeri yalnız edebiyat varıklarına değil, hem de onları oynayacak olan aktörlerin yaratma gücüne bağlıdır.
İşte iyi ya da kötü oyunların gösterit değerleri sözlerinden, Edebiyat varlıklarından değil, hem de aksiyon niteliğinden ileri gelir. Oyunların kişiliği kendilerinde kalmakla birlikte dilleri değişebilir. Aynı yazar aynı oyunu türlü türlü yazabilir. Jules Romain'in Knock adlı oyunu ile Jean Le Maufranc adlı oyunu tıpkı anlamı, tıpkı değeri taşır. Aktör rolünü iyi ezberlediği, suflörü iyi dinlediği için değil, piyesin temini iyice kavradığı, iyice canlandırdığı için başarı elde edebilir. Tiyatro sanatı bir bellek sanatı değil, bir canlandırma sanatıdır. Şimdi artık aktörün tiyatro sanatını yaratma işindeki rolünü görebiliriz.
1. Aktör oyunu tenlendiren, canlandıran, yaşatan insandır
2. Aktör oyunun kahramanını kendinde, iç varlığında bulan insandır.
3. Aktör kendi benliğini yıkıp, bunun yerine oyun kahramanının benliği ile yaşayan insandır.
4. Aktör tiyatro denilen eylem sanatının eri olan insandır.
Böyle anlaşılan aktör tiyatro denilen sanatın öz öğesidir. Şimdi aktörü aktör yapan gösterit eylemi üzerinde duralım. Aktörün yaratacağı eylem nasıl bir varlıktır, bunu araştıralım.
1. Gösterit gerçek hayattan kesilmiş bir dilimdir.
2. Bu dilim hayatın, tıpkısı değilse de ayrısı da değildir.
3. Gösterit teknik zorunlardan dolayı zamana, mekana göre sıkıştırılmış olan bir yaşayıştır.
4. Gösterit ile yaşama arasındaki ayrılık bir nitelik ayrılığı değil bir nicelik ayrılığıdır.
5. yaşama bir oluş, bir süredir. Gösterit de bir oluş bir süredir.
6. Hem piyesin hem de gösteritin ülküsü, nicelik yitimleri ne olursa olsun, bu oluşu, bu süreyi canlandırmaktadır.
7. Süre gösterit için yaratılmış değil, gösterit süre için yaratılmıştır.
İşte bu gösterit süresi olmayan yerde gösteritin kendisi de yoktur. Süre kesilince gerçek yaşayış da yok olur. Onun için, süre gösteritin canı, özüdür. Bu özün en yakını olan varlık, aktörün sezgisi, duygusudur. Ondan sonra oyun yazarının başarısı gelir.
Tiyatro sanatının öğeleri üzerinde bu kadar durmaktaki amacım yepyeni bir tiyatro anlayışına ulaşmaktır. Bu anlayışı bir kaç özellikle aydınlatabiliriz.
1. Tiyatro sanatının yaratıcısı aktördür. Aktör olmadıkça tiyatro olamaz.
2. Tiyatronun bütün öğeleri aktör için vardır.
3. Tiyatro öğelerinin değeri aktörün yaratıcılığı için çalıştıkları oranı ile ölçülebilir.
Bu öğeleri gösterit eyleminin öğeleri olarak özümsedikten sonra gerçekte olmakta olan olaylara baktığımız zaman tiyatro adını verdiğimiz eylemin yalnız başına kalan bir eylem olmadığını görürüz. Gerçek yaşayışta bu öğeleri taşıyan kendi kendine oluşan, ampirik olarak yaşayan bir takım yollar yordamlar üzerinde durmak tiyatronun estetiği ile uğraşanlar için yararlı olacaktır. Çünkü bu ampirik tiyatro belirtilerinden yepyeni bir tiyatro anlayışını meydana getirmek için yararlanmak elde olacaktır. Nasıl ki Rus rejisörü Meyerhold tiyatrosunu kurmak için şu kaynaklardan yararlanmıştı: Eski Yunanistan komedisi, İngiltere'de Elizabeth tiyatrosu, 16. yüzyıldaki İspanyol İspanyol tiyatrosu, Anam tiyatrosundaki köprü, Charlie Chaplin, askeri geçit resmi, fanfar at cambazı. Ben de öz tiyatro adını verdiğim anlayışımı meydana getirmek için şu kaynaklardan yararlanmıştım.; Çocuk oyunları, hayat sahneleri, hitabet sanatı, köy sohbet oyunları, hitabet sanatı, tuluat tiyatrosu, namaz ayini, mevlevi ayini. Bunlardan başka iki pedagoji olayına da dayanırım. Biri kürek çekme denemesi, biri de Dalcroz'un artistik denemesidir.
Şimdi orta oyunu ele alıp onda ne gibi tiyatro öğeleri var olduğunu görelim.
A. Orta oyunu sahne tiyatrosu değil, açıkhava tiyatrosu, meydan tiyatrosudur.
B. Orta Oyunu dekorsuz olarak oynanır , orta oyununda dekor yoktur.
C. Orta Oyunlarının oyunu, yazıcısı, metni de yoktur. Konuları kollektif, kamul konulardır.
D. Orta Oyunu konuları ustadan çırağa geçe geçe gelen kamul konulardır.
E. Orta Oyununda rejisör yoktur. Kimse kimseye rolünü öğretmez.
F. Orta Oyununda suflör de yoktur. Ortaoyuncular söyleyeceklerini kendileri bulup söylerler.
G. Orta Oyunundaki kişilikler belli insanların belli insanların özel kişilikleri değil Kavuklu, Pişekar, Arap, Acem gibi soyut genel tiplerdir.
H. Orta Oyununun yaratıcı gücü aktörün kişiliğidir.
Orta Oyunu'nun bu özellikleri üzerinde durduktan sonra onu bir de karagöz'le karşılaştıralım. Karagöz şekil bakımından bir hayal oyunudur. Psikoloji bakımından da bir diyalog oyunudur. Orta oyunu bir gövde oyunu olmakla birlikte o da bir diyalog oyunudur. Gölge oyunu suretlerinin bu diyalog temeli üzerine kendilerine göre bir kuruluşu vardır. Orta oyunundaki kişilerin de diyalog temeli üzerindeki kuruluşları bu oyun meydanının olurluklarına göre bir türlüdür. Ortaoyuncularının bu gidiş gelişleri ile yarım daireler çizmeleri hep bu meydanın geometrik olurluklarına göredir. Karagöz'ün düzlük üzerinde doğan güzellikleri orta oyununda tekerlekten doğan güzellikleriyle karşılaşır.
İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu Türk Dili Dergisi Sayı 215
Orta oyunu hakkında ayrıntılı bilgi: Geleneksel Türk Tiyatrosu, Prof: Metin And
..................................................................................................
Ortaoyunu, etrafı seyircilerle kuşatılmış ve sahne olarak kabul edilen bir alanda oynanan bir güldürü oyunudur. Bu oyun da birçok yönden Karagöz’e benzer.
Karagöz’de olduğu gibi tuluata (doğaçlamaya ) dayalıdır. Yazılı bir metne bağlı kalınmaz. Seyircilerle çevrilmiş bir alanda oynanır. En önemli kişileri Kavuklu ve Pişekar‘dır.
Yanlış anlamalar, şive taklitleri söz oyunları, hazır cevaplık başlıca güldürü öğeleridir.
Ortaoyununun Özellikleri:
* Bu oyun türü Halkın ortak malıdır yani anonimdir.
* Oyuncular oyunda doğaçlama konuşur, dolayısıyla yazılı bir metne dayanmaz.
* Yanlış anlamalara, karşılıklı konuşmalara, ve özellikle şive taklitlerine dayalıdır.
* Oyunda müzik de önemli yer tutar.
* Oyunda dekor yok denilebilir.
* Ana kahramanları Pişekar ile Kavuklu‘dur. (Pişekar, Hacivat‘ın; Kavuklu Karagöz’ün benzeridir.)
* Ortaoyununda farklı çevre ve değişik ulustan insanlar yer alır.
* Karagöz oyunu gibi Ortaoyunu da “başlangıç”, “muhavere”, “fasıl”,”bitiş” kısımlarından meydana gelir.
..................................................................................................
Orta oyunu, çevresi izleyicilerle çevrili bir alan içinde oynanan, yazılı metne dayanmayan, içinde müzik, raks ve şarkı da bulunan doğaçlama bir oyundur. Orta oyunu adının geçtiği ilk belge 1834 tarihlidir. Daha eski kaynaklarda bu oyun; kol oyunu, meydan oyunu, taklit oyunu, zuhurî gibi adlarla anılmıştır.
Orta oyunu, han ya da kahvehane gibi kapalı yerlerde de oynanmakla birlikte, genel olarak açık yerlerde ortada oynanan bir oyundur. Oyunun oynandığı yuvarlak ya da oval alana palanga denir. Oyunun dekoru; yeni dünya denilen bezsiz bir paravandan ve dükkân denilen iki katlı bir kafesten oluşur. Yeni dünya ev olarak, dükkân da iş yeri olarak kullanılır. Dükkânda bir tezgâh, birkaç hasır iskemle bulunur.
Orta oyununun kişileri ve fasılları Karagöz oyunuyla büyük oranda benzerlik gösterir. Oyunun en önemli iki kişisi Kavuklu ile Pişekâr'dır. Kavuklu, Karagöz oyunundaki Karagöz'ün karşılığı, Pişekâr da Hacivat'ın karşılığıdır. Orta oyununda da gülmece öğesi, Karagöz oyunundaki gibi, yanlış anlamalara, nüktelere ve gülünç hareketlere dayanır. Oyunda çeşitli mesleklerden, yörelerden, uluslardan insanların meslekî ve yöresel özellikleri, ağızları taklit edilir. Bunlar arasında Arap, Acem, Kastamonulu, Kayserili, Kürt, Frenk, Laz, Yahudi, Ermeni vb. sayılabilir. Orta oyununda kadın rolünü oynayan kadın kılığına girmiş erkeğe Zenne denir.
Kavuklu Hamdi ile Pişekâr Küçük İsmail Efendi, orta oyununun önemli ustaları sayılır.
Orta Oyununun Bölümleri:
. Mukaddime (Giriş): Zurnacı, Pişekâr havası çalar. Pişekâr çıkar ve izleyiciyi selâmladıktan sonra zurnacıyla konuşur. Bu konuşmada, oynanacak oyunun adı bildirilir. Daha sonra zurnacı Kavuklu havasını çalar. Kavuklu ile Kavuklu arkası oyun alanına girer. Kavuklu ile Kavuklu arkası arasında kısa bir konuşma geçer. Sonra bu kişiler birden Pişekâr'ı görüp korkarlar ve korkudan birbirlerinin üstüne düşerler. Bazı oyunlarda zenne takımı ve Çelebi'nin daha önce çıkıp Pişekar'la konuştukları bir sahne de vardır.
. Muhavere (Söyleşme): Bu bölüm Kavuklu ile Pişekâr'ın birbirleriyle tanıdık çıktıkları tanışma konuşmasıyla başlar. Kavuklu ile Pişekâr'ın birbirinin sözlerini ters anlamaları bir gülmece oluşturur ki buna arzbâr denir. Arzbârdan sonra tekerleme başlar. Tekerlemede Kavuklu, başından geçen olağan dışı bir olayı Pişekâr'a anlatır. Pişekâr da bunu gerçekmiş gibi dinler, sonunda bunun düş olduğu anlaşılır.
. Fasıl (Oyun): Oyunun asıl bölümü, belli bir olayın canlandırıldığı fasıl bölümüdür. Orta oyunu fasılları genellikle iki paralel olay dizisinde gelişir. Dükkân dekorunda gelişen olaylarda genellikle Kavuklu bir iş arar. Pişekâr'ın ona iş bulmasıyla olaylar gelişir. Dükkâna gelip giden çeşitli müşterilerle ilgili oyunlar da vardır. İkinci olaylar dizisi yeni dünya denilen ev dekorunda geçer. Zenne takımının, Pişekâr aracılığıyla ev araması ve bir eve yerleşmesi biçiminde olaylar gelişir.
. Bitiş: Oyunun son bölümüdür. Pişekâr, izleyicilerden özür dileyerek gelecek oyunun adını ve yerini bildirir. Oyunu kapatır.
Geleneksel Türk halk tiyatrosunun önemli seyirliklerinden olan orta oyununun başlıcaları şunlardır: Mahalle Baskını, Terzi Oyunu, Yazıcı Oyunu, Büyücü Hoca. Fotoğrafçı, Hamam, Tahir ile Zühre, Kale Oyunu, Pazarcılar, Çeşme, Gözlemeci. Çifte Hamamlar, Kunduracı, Eskici Abdi.
"ORTAOYUNU"NDA OYUN DÜZENİ
Ortaoyunu yuvarlak çepeçevre seyirciyle kuşatılmış bir alanda oynanır.Oyun yeri açıklıkta olduğu için buraya Merg-i temaşa (Temaşa çayırı) denir.bu, çoğu kez yumurtamsı biçimde bir alandır.Tabanı çayır,çimen olan bu alan yuvarlak yada dörtköşe de olabilir.meydanın uzunluğu 22m ye 15 m'dir.Seyirciyle oyun alanı ipler ve kazıklarla yapılmış parmaklıklarla ayrılır.
Ortaoyunu sözlüğünde meydan veya oyun yerine palanga denir.Burası gösteri için kazıklarla çevrilerek ayrılmış alandır.Oyuncuların giyim kuşamlarını koydukları sandığa da pusat denir.Çoğunlukla oyun yerinin bitişiğindeki çadırda giyinilir. Oyun yerinde belli başlı iki parça dekor bulunur.bunlardan biri Yeni dünya, diğeri dükkandır.Yeni dünya ve dükkan, birbirine benzeyen 2-3-4 katlı kafes,paravandır.Aralarında boy bakımından fark olduğu gibi görevleri de değişiktir.Her oyunda Kavuklu'nun bir iş sahibi olması için bir 'dükkan' ; Zennelerin mahallede bir ev almaları için bir ev ,yeni dünya gereklidir.Dükkan, gözlemeci oyununda gözlemeci dükkanı, telgrafçı oyununda telgraf çekilen yer olur.
Ortaoyununun en önemli araçlarından biri Pişekar'ın elinde tuttuğu iki dilimli şakşaktır.Bunun baş görevi, Pişekar'ın, oyunun başı olduğunu belirten bir işaret olarak kullanmasıdır,ayrıca bununla yardağına vurur.Pişekar, oyunun sahneye koyucusu,yöneticisi olduğu için şakşakın oyunu yönetmek,yürüyüşleri yöneltmek,oyunculara işlerini bildirmek gibi bir görevi vardır.
Dekor kullanımına pek az yer verilmiştir;Ancak oyunun konusuyla ilgili eşyalar oyunda yer almıştır. Berber oyununda , bir berber aynası,berber koltuğu,bir berber leğeni kullanılmıştır.Aynı şekilde gözlemci oyununda gözlemci merdanesi, yazıcı oyununda yazı takımı gibi eşyalar kullanılmıştır.Ortaoyununun sahne düzeni bir yandan metinsiz,doğmaca,doğaçlama oynayışın bir yandan da yuvarlak sahne kurallarının gereklerine uygundur.Bu yönüyle oyunlar 'açık biçim' denilen, seyircinin tepkisine,oyun yeriyle seyirci arasındaki elektriğin yönelişine göre biçimlenebilen bir oyundur.Oyun yeri yuvarlak olduğu için oyuncular sıksık yer değiştirerek seyircilerin tümünün kendilerini görmesini sağlar.
Ortaoyunu söze dayanmakla beraber, söz yanında tavır hareketlere de büyük ölçüde yer verilir.Ortaoyunu gösterimci tiyatroya en iyi örnektir.Herşeyden önce orta yerde oynanır; Seyirci oyun alanını çepeçevre kuşatmıştır.Oyuncu,seyirci,temsil aynı iklim içindedir, aynı havayı solur,aynı ısıyı duyar.Pişekar, oyunun başında ve sonunda seyirciye doğrudan seslenir, oyunu tanıtır,kusurları için özür diler,gelecek oyunun zamanını ve yerini duyurur.
Temsil, yalanlarla ışıkla yalanı örtmeye çalışmaz.Oyunun bir kurmaca olduğu oyun sırasında oynayanlarca yadsınmaz.İki kişi oyun sırasında söyleşirken,üçüncü bir kişi onlar duymadan seyirciyle konuşup takılmalarda bulunur.Gerçekten yapılabilecek hareketler bile gerçeğe uymadan yapılır: Birine para verilecekken gerçek para kullanılabilecek yerde yalnızca para sayma hareketiyle yetinilir.Kapı açılıp kapanırken kapı sesiyle ilgisi olmayan bir çıngır mıngır sesi çıkartılır. Oyun kurallarının bilebile çiğnenmesi aynı zamanda bir güldürme öğesidir de. Şimdi buna bir örnek verelim:
KAVUKLU - (zenneler için) Deli midirler diye sordum.
PİŞEKAR - Ne demek neden deli olsunlar?
KAVUKLU - Bunlara bezsiz paravanı ev diye sen mi kiraladın?
PİŞEKAR -Elbette sen gözünün çapağını sil de öyle bak. Devekuşu gibi canım eve paravan diyorsun.
KAVUKLU - Ulan dürbünle baksam zırva tevil götürmez!
OYUN YERLERİ VE OYUNCULAR
Ortaoyuncular, İstanbul'da kapalı yerlerde,hanlarda ve İstanbul'un gezinti yerlerinde temsiller verirlerdi.Ayrıca İstanbul dışındaki kentlerde ve Adalar'da da oynarlardı.
Ortaoyunu sanatçılarına gelince, aralarında çırak-usta ilişkisi gözetilmekteydi. Ustalar öğrencilerini denetlerlerdi.Oyunda utanmasız sözler söylemek yasaktı.Ortaoyunu sanatçılarının hepsinin oyunculuk dışında başka işleri de vardı.Daha çok yaz mevsiminde açık havada oynarlar, bunun dışında başka işlerle uğraşırlardı.
MEDDAH
Methedici (övücü), taklitler yapıp hoş öyküler anlatarak halkı eğlendiren sanatçıya meddah denir. Türk halk zekâsının ve halkın, olayları karikatürize etme gücünün büyük sanatlarından biri olan meddahlık, yüzyıllar boyu yaşamış, Türk halkı arasında çok ilgi görmüştür. Meddahlık için tek adamlı tiyatro diyebiliriz. Meddah, tiyatronun bütün kişilerini varlığında birleştiren bir aktördür. Yüksekçe bir yerde oturarak bir öyküyü başından sonuna kadar, canlandırdığı kişileri ağız özelliklerine göre konuşturarak anlatır. Perdesi, sahnesi, elbiseleri, dekoru, kişileri bulunmayan bu tiyatronun her şeyi meddah denilen o tek adamın zekâsına, bilgisine, söz söylemedeki başarısına bağlıdır. Meddahların çoğu, klasikleşmiş beyitlerle öykülerine başlarlar. Meddah anlatacağı öyküye geçmeden önce: "Haak dostum Haak!" diyerek çoğunlukla şu beyitle öyküye girer:
"Söyledikçe sergüzeşti verir bezme letafet, Dinle imdi bende-i âcizden hoş bir hikâyet."
"Yaşadıklarını anlattıkça meclise neşe verir. Şimdi âciz kulundan bir hikâye dinle."
Meddah kişilerin ağız özelliklerini taklit ettiği gibi hayvanların, doğanın ve cansız nesnelerin seslerini de taklit eder. Meddahın iki aracı vardır; biri boynuna doladığı mendili, öteki de elinde uttuğu sopasıdır. Mendille çeşitli başlıklar yapar, terini siler. Sopayı da oyunu başlatmak, seyirciyi suskunluğa çağırmak, kapıyı vurmak için ya da saz, süpürge, tüfek, at yerine kullanır.
Bitişte özür diler, oyundan çıkan sonucu (kıssa) bildirir. Daha sonra anlatacağı öykünün adını ve öyküyü nerede anlatacağını söyler.
Günümüzde meddahlıkla ilgili birkaç dağınık yazma ve taş baskısı kitap dışında fazla kaynak yoktur. İstanbul Üniversitesi Kitaplığında bulunan "Mecmûa-ı Fevâid" meddahlar üzerine yazılmış önemli bir kaynaktır.
...........................................................................................
Ortaoyunu
Vikipedi, özgür ansiklopedi
Git ve: kullan, ara
Bugün bilinen biçimini 19. yüzyılda almışsa da, başlangıcı hayli geriye gider. Anadolu Selçukluları döneminde karşılıklı konuşmaya dayalı oyunların varlığı bilindiği gibi, Osmanlılar döneminde de çalgılı, danslı, taklitli, gülünç oyunlar özellikle büyük kentlerde yaygındı. Önceleri meydan oyunu, kol oyunu gibi adlarla anılan ortaoyunu son biçimini aldığı 19. yüzyılda daha çok zuhuri kolu (sonradan ortaya çıkan oyun) adıyla tanınmıştır.
Konu başlıkları
[gizle]
* 1 Oyun Alanı
* 2 Ortaoyununun Bölümleri
* 3 Oyundaki Tipler
* 4 Dış Bağlantılar
Oyun Alanı [değiştir]
Ortaoyunu bir açık alan oyunudur, mevsimine göre kapalı yerlerde de oynanmıştır. Palanga denen ortaoyunu alanı daire ya da elips biçiminde olur, izleyiciler bu alanın çevresinde sıralanırdı. Oyun alanı ip gerilmiş kazıklarla belirlenir, izleyicilerin hemen önündeki bir köşede çalgı takımı yer alırdı. Ortaoyununun başlıca dekoru, yeni dünya denen ve evi simgeleyen iki üç kanatlı, kafesli bir paravan ile dükkânı simgeleyen iki kanatlı daha küçük bir paravan ve arkalıksız bir iskemleydi. Oyuncular sandık odası adı verilen soyunma odalarında çıkıp bir yanda bırakılan küçük bir aralıktan alana girerlerdi.
Ortaoyununun Bölümleri [değiştir]
Klasik bir ortaoyunu Karagöz oyunundakine benzer biçimde giriş (mukaddime), karşılıklı konuşma (muhavere), fasıl ve bitiş bölümlerinden oluşurdu. Alana önce çalgı eşliğinde oyunun iki ana tipinden biri olan Pişekâr girer, baş çalgıcı sayılan zurnacıyla kısa bir konuşmanın ardından, oyunun adını söyleyerek gösteriyi başlatırdı. İkinci ana tip olan Kavuklu'nun gene çalgı eşliğinde alana girmesiyle başlayan karşılıklı konuşma bölümü kendi içinde ikiye ayrılırdı. kavuklu ile Pişekâr'ın birbiriyle tanış çıkmalarıyla sonuçlanan ilk bölüm arzbâr adıyla anılırdı. Bunun ardından Kavuklu'nun, sonunda rüya olduğu ortaya çıkan bir öykü anlattığı tekerleme bölümü gelirdi. Sarıbas oyunundaki gibi asıl oyunla ilgisi olmayan karşılıklı konuşma bölümü izleyicileri gösteriye ısındırmayı amaçlardı. Asıl oyunun yer aldığı fasıl bölümünde Kavuklu sürekli olarak alanda kalır, oyunun konusuna göre sahneye cıkan çeşitli tiplerle güldürücü konuşmalar yapardı. Bu bölümde zaman zaman Pişekâr da alana gelerek ya yeni tipleri Kavuklu'yla tanıştırır ya da oyunun akışını yönlendirirdi. Oyundaki düğüm genellikle, Karagöz oyununda olduğu gibi sarhoş tipinin ortaya çıkmasıyla çözülürdü. Çok kısa olan bitiş bölümünde Pişekâr ile Kavuklu karşılıklı birkaç söz söyledikten sonra, Pişekâr'in oyunun son bulduğunu açıklaması, işlemiş oldukları kusurlardan ötürü özür dilemesi, gelecek oyunun adını, yerini ve zamanını açıklamasıyla oyun son bulur, Kavuklu ve Pişekâr müzik eşliğinde alandan çıkarlardı mutlaka..
Oyundaki Tipler [değiştir]
Ortaoyununda yer alan bütün tipler Karagöz oyununun tipleri gibidir. Ama Karagöz perdesinde gösterilme olanağı olan doğaüstü yaratıklarla, hayvanlar, sandal, araba gibi binek araçları ortaoyununda yer almaz. İki ana kahramanı vardır. Pişekar kültürlüdür; Arapça, Farsça kelimelerle konuşur. Kavuklu ise onu yanlış anlayarak komik durumu ortaya çıkarır. Kadın rolünü de erkekler oynar buna Zenne denir. Ortaoyunu; Karadenizli, Rumelili, Kayserili, Ermeni, Rum, Yahudi, Sarhoş, Bekçi vb. kendi şiveleri ve kılıklarıyla zengin tip çeşitliliğine sahiptir. Ortaoyunun ana tipleri olan Pişekâr ile Kavuklu Hacivat ve Karagöz'ün karakter olarak aynısıdır. Ama Pişekâr ile Kavuklu canlı kişiler olduklarından sözlerini vücut hareketleriyle, yüz mimikleriyle güçlendirmek olanağına sahiptirler. Karagöz metne daha çok bağlı kalmak zorundayken ortaoyunu oyuncuları oyunun akışına göre metinde çeşitli değişiklikler yapabilirler ve yeni espriler üretebilirlerdi.
Cumhuriyet'ten sonra değişen sanat anlayışına uymayan, gittikçe yaygınlaşan modern tiyatro ile baş edemeyerek yavaş yavaş kaybolmaya yüz tutan ortaoyunu bu gelenekten yetişmiş son oyuncu olan İsmail Dümbüllü'nün ölümüyle (1973) pek fazla görülmemiş.Ama anadolu'nun bir çok yerinde hala daha zamana ve modern tiyatroya rağmen devam etmektedir.
........................................................................................................
Standart Ortaoyunu
Ortaoyunu, doğaçlamaya dayanan geleneksel bir Türk Halk Tiyatrosudur. Karagöz'den çok ayrı olmamakla birlikte, havası, kişileri, oyun dağarcığı, güldürme yöntemleri, kuruluşu bakımından bu iki oyun arasında öylesine bir yakınlık vardır ki,ikisi aynı zamanda çıkamayacağına göre, birinin ötekinden çıktığına inanmak zorunda kalırız. Türklerin Karagöz, kukla gibi cansız, meddah gibi tek anlatıcılı sözlü seyirlik oyunları yanında canlı oyuncularla oynanan en bellibaşlı geleneksel tiyatrosu olan Ortaoyununun kaynağına ve adına ilişkin çeşitli görüşler vardır. Bunlardan en yaygını oyunun,ortada, halk arasında oynandığından bu adı aldığıdır. Bunun yanısıra, yalnızca yer açısından değil, oynandığı zaman bakımından da bu adın verilmiş olabileceği,başka gösteriler arasına konmuş oyun anl****** geldiği de savunulur. Ortaoyununun comedia dellarte'ye benzerliğinden yola çıkarak İtalya'dan Venedik ve Cenevizliler yoluyla geldiğini, Türkiye'de buna Arte oyunu dendiğini ve bunun giderek ortaoyununa dönüştüğünü öne süren kaynaklar da vardır. XV. ve XVI. yy.'larda İspanya ve Portekiz'den gelen Yahudiler'in İstanbul'da auto adıyla sergiledikleri oyunları kaynak gösterenler yanında ortaoyunuyla yeniçeri ortaları arasında ilişki kuran araştırmacılara da rastlanmaktadır. Bunlar, yeniçeri ortalarında bu tür oyunlar sergileyen toplulukların bulunması nedeniyle oyunun ortaoyunu adını aldığını ileri sürerler.
Ortaoyununun en önemli özelliği, doğaçlamaya dayanmasıdır. Oyuncular belli metne göre değil, verilen konuya göre sözlerini ve davranışlarını belirleyebilmektedir. Tiplemeleri, konuları ve oynanış biçimi Karagözle büyük benzerlik gösterir. Gölge oyunundaki Karagöz ve Hacivat'ın yerini, ortaoyununda Kavuklu ve Pişekar almıştır. Bütün oyunun çatısı, gerilimi bu iki kişinin karşıtlığında, aralarındaki çatışmada gelişir. Ahmet Rasim Pişekar ve Kavuklu'yu şöyle tanımlar:
''Oyunda en ziyade mahareti olması ve oyunu idare etmesi lazım gelen Pişekar görünür yani rejisör çıkar. Pişekar akıllı, salih,işgüzar, rehber, tecrübeli ve yaşlı bir tiptir. Kavuklu, oyunun ser-komiğidir. Her şey, her entrika, her sürpriz onun mizahıyla açılır. Kavuklu mütecahil, müteami, mütelaşi ve mütebessim geçinmek suretiyle Pişekar'ı uğraştıra uğraştıra en sonunda oyuna münasib olan bir tekerleme, bir monolog ile maksadını izah ederek prelüdü bitirir.''
Ortaoyunu fasıl dağarcığı yönünden de gölge oyununa benzer. Konular oldukça zengindir. Günlük yaşam, olaylar, masallar, efsaneler, eski halk öyküleri vb. çok değişik malzeme, oyun konularını oluşturur.
Ortaoyunu başlıca öndeyiş, söyleşme, tekerleme, fasıl ve ve bitiş bölümlerinden oluşur. Öndeyiş bölümünde zurna Pişekar havası çalar, Pişekar meydana gelir,iki eliyle dört bir yanı selamladıktan sonra zurnacıyla kısa bir konuşma yapar. Bundan sonra zurna genel olarak Kavuklu havası çalar ve Kavuklu ile Kavuklu-arkası gelir. Çoğu kez Kavuklu ile Kavuklu-arkası, Pişekar'ı birden görünce korkarlar, korkudan yere, birbirlerinin üstüne düşerler. Bundan sonra oyunun ikinci bölümü olan Pişekar ile Kavuklu arasındaki söyleşme gelir. Söyleşme bölümü oyunun en ustalık isteyen bölümüdür. Kavuklu ile Pişekar arasında bir çene yarışıdır. Söyleşme bölümü iki kesimde olur: Önce, Karagöz Muhaveresine benzeyen, söyleşenlerin birbirleriyle tanıdık çıkması, birbirlerinin sözlerini ters anlaması gibi güldürücü bir söyleşme ki buna ''arzbar'' denir; sonra da tekerleme denilen, Karagöz muhaverelerinde de kimi kez raslanılan, fakat ortaoyununa özgü bir söyleşme. Tekerlemelerde Kavuklu, Pişekar'a başından geçmiş gibi, olmayacak bir olayı anlatır. Pişekar da bunu gerçekmiş gibi dinler, sonunda da bunun düş olduğu anlaşılır. Tekerleme sona erip bunun bir düş olduğu anlaşıldıktan sonra Fasıl denilen asıl oyuna geçilir. Bu bölümde belli bir olay canlandırılır. Çoğu kez, Kavuklu iş aramaktadır, tekerleme sonunda Pişekar bu işi ona bulur. Fasıldan sonra çok kısa bir bitiş bölümü gelir. Oyunu bitirmek gene Pişekar'a düşer. Seyircilerden özür diler, gelecek oyunun adını ve yerini duyurur.
Ortaoyunu,''palanga'' ya da ''meydan'' adı verilen alanda oynanır. Erkekler ''mevki'', kadınlar ''kafes''denilen yerlerden oyunu izlerler. Başlıca dekoru ev, dükkan vb. yerleri simgeleyen, yeni dünya ve dükkan adlı çift katlı, iki kafes paravan oluşturur. Yeni dünya ve dükkan arasında boy bakımından fark olduğu gibi görevleri de değişiktir. Bunlar Ortaoyunu dağarcığının hemen bütün fasıllarında raslanılan ikili olaylar dizisinin gereçleridir. Hemen her fasılda Kavuklu'nun bir iş araması ve iş sahibi olmasıyla iş yerinde çalışması için dükkan, zennelerin mahallede bir ev aramaları için ev yani yeni dünya gerektir. Ortaoyununun en önemli öğelerinden biri de Pişekar'ın elinde tuttuğu iki dilimli, birbirine çarpıldığında ses çıkartan şakşaktır. Bu, Pişekar'ın oyunu ve oyuncuları yöneten kişi olduğunun belirtisidir. Pişekar bununla oyunculara görevlerini hatırlatır; çeşitli sesler çıkartır; sırasında oyuncalara vurarak ya da çeşitli hareketler yaparak güldürü öğesi oluşturur. Kimi zaman izleyicilerin dikkatini toplamak için de şakşağı kullanır. Ortaoyununun da, Karagöz'de olduğu gibi, kendine özgü bir argosu vardır.
- Bir ortaoyunu gösterisi-
Ortaoyunu doğaçlamaya dayanışı ve yuvarlak sahne düzeniyle ''açık biçim''denilen ve izleyicinin tepkisine, oyunla izleyici arasındaki ilişkiye göre biçimlendirilebilen bir oyun türü olarak nitelendirilir. Oyun yeri yuvarlak olduğundan, oyuncular zaman zaman yer değiştirerek izleyicilerin tümünün kendilerini görmesini sağlarlar. Oyun söz ağırlıklı olmakla birlikte hareket ve tavırlar da büyük önem taşır ve çoğu zaman büyük ustalık gerektirir.
XIX..yy.'da Karagöz gibi ortaoyunu da ahlaka aykırı söz ve davranışlara yer verildiği gerekçesiyle tartışma konusu oldu. Tartışmaların odak noktasını, oyuncuların konuşmalarında çokça yer verdikleri küfürler ve açık sözcükler oluşturuyordu. Bazı yazarlar bu tür oyunların yasaklanmasını, bazıları da kağıda dökülüp sansürden geçirilmesini savunuyorlardı. Bir bölüm ise ortaoyununun ıslah edilerek oynanmasından yanaydı. Geleneksel biçimiyle ortaoyununu savunanların azınlıkta kalması yanında çağdaş tiyatronun gelişim süreci de ortaoyununun eski önemini ve izleyicisini yitirmesine neden oldu. Günümüzde ortaoyunu, daha çok festivallerde geleneksel oyunlardan bir örnek olarak sunulmaktadır. Ancak bunlar da geleneksel ortaoyununun temel özelliklerinden uzak birer örnek niteliğindedir.
TURK HALK TIYATROSU
KARAGÖZ
MEDDAH
Ortaoyunu üzerine pek çok inceleme yayınlandığı halde, gene de bu tiyatro türü üzerine karanlık kalmış birçok birçok nokta bulunmaktadır. Bunların başında ortaoyununun eskiliği geliyor.
Çoğu araştırmacı, ortaoyununun XIX..yy.'da ortaya çıktığını belirtir. Oysa aynı nitelikte oyunlar XVI. ve XVII.yy.'larda kol oyunu, meydan oyunu, taklit oyunu vb. adlarla sergilenmekteydi. Ortaoyunu, bu oyunlara XIX.yy.'da kesin biçimini aldıktan sonra verilen addır. Nitekim 1834'ten başla***** çeşitli kaynaklarda bu tür oyunlar ortaoyunu adıyla anılmıştır. II.Mahmut'un kızı Saliha Sultan'ın düğün şenliklerini anlatan Şair Esat'ın Surname-i Saliha (1834) adlı yapıtı, II.Mahmut'un şehzadeleri için düzenlenen sünnet düğününü ve Mihrimah Sultan'ın düğününü anlatan Lebib Surnamesi (1836), Abdülmecit'in oğullarının sünnetini anlatan 1845 tarihli Surname bu kaynakların başlıcalarıdır ve bunlarda ortaoyununun oynanış biçimi, tiplemeler, oyunların konuları oldukça ayrıntılı anlatılmaktadır.
....................................................................
meddah
Tek kişilik gösteridir. Meddah, öyküler anlatırken, öykülerde yer alan kişilerin de taklitlerini yapar. Olabildiğince, onların kılığına bürünür. Meddah öykülerinde konuşma dili kullanılır.
Anlatımı nesir şeklindedir. Konuları normal kişilerin başından geçen olaylardır. Meddah, hikayesini anlatmak için dinleyicilerden daha yüksek bir yere konmuş sandalyeye oturur, eline bir uzun bir baston alır, omzuna da büyükçe bir mendil koyar. Hemen ardından ses ve şive taklitlerine dayalı hikayesini anlatmaya başlar.